Krops’ta “Hiç Kimsenin Öyküsü” ya da hepimizinki

Seçkin Selvi, Milliyet Sanat, 9 Aralık 2017

“Vahşetten insanlığa yönelen hiçbir evrensel tarih yoktur, sadece sapandan bombaya geçiş vardır.”

T. Adorno

“Hiç Kimsenin Öyküsü” – Yazan: Erdi Mamikoğlu, Yöneten: Dilek Güven, Yönetmen Yard.: Ali Sığa, Dramaturji: Kropstiyatro Ekibi, Işık Tasarım: Yüksel Aymaz, Müzik: Emin Serdar Kurutçu, Dekor-Kostüm: Rabia Kip, Afiş-Konsept: Hakan Fidan, Fotoğraf: Gökhan Yolcu, Oyuncular: Anıl Kır, Ertunç Uygun. 

Erdi Mamikoğlu iki kişilik oyunu “Hiç Kimsenin Öyküsü”nde kısa ve incelikli saptamalarla savaş karşıtı bir yapıt oluşturuyor. Bu saptamalar genel geçer kavramları da sorguluyor. Örneğin hemen herkes, barışın iyi bir şey olduğunu kabullenirken, Mamikoğlu, barışın iyi bir şey olmadığını, çünkü barış olması için öncesinde savaş olması gerektiği anti-tezini getirerek, Brecht’in “Cesaret Ana” oyununda geçimini savaş sayesinde kazanan kadının barışı haber verirken “Barış patladı!” diye haykırışındaki ustalığa denk bir tavır ortaya koyuyor. Yıkımların, ölmelerin, öldürmelerin ardından gelen barış, savaşın bıraktığı yaraları kapatabilir ya da unutturabilir mi hiç? Yazar bir diğer saptamasında da, (savaşta ya da barışta) bir başkasını öldürünce bunun “onur” uğruna yapıldığı bahanesi ileri sürülürken,  kişinin kendi canı söz konusu olunca o “onur”dan pekala vazgeçilebileceğini vurguluyor.   

Oyun ve yorumu 

Bir tren kompartımanı. Kompartımanın camlı kapısı ardında iki kişi duruyor yan yana. Sonra içeriye giriyorlar, karşılıklı kanepelere yerleşip, karşılıklı raflara valizlerini koyuyorlar. Ionesco’nun “Kel Şarkıcı”sının ilk sahnesinde erkekle kadının “Aman ne tuhaf, hem de ne tesadüf!” diye adres karşılaştırmaları sonucunda karı koca olduklarını anlamalarını çağrıştıran bir diyalogla karşımızdaki iki kişinin aynı şehirde, aynı mahallede, hatta komşu olarak yaşadıklarını anlıyoruz. Bir de aynı cephede ama birbirlerine karşı saflarda savaşmış olduklarını.

Onlar konuşmaya başlarken bu gerçeği bilmiyorlar. Bilmezler ki, onlar farklı renktedirler, farklı renklerin cephelerinde geçirmişlerdir, bir gün önce ilan edilmiş barışın savaşını. Hiç kimsedirler onlar, ya da belki herkes, belki hepimiz. Yaşamları, geçmişleri, hikâyeleri, kurtulduklarını sandıkları bir savaş cephesinden, bir başka cepheye giden bu tren yolculuğunda nasıl kesişecektir? 

Oyun, savaşın yaşattığı acıları gözler önüne sererek şöyle sesleniyor bizlere: “İnsanlık tarihine panoramik bakabilseydik uzaktan bir manzaraya bakar gibi, ne hissederdik, nasıl değerlendirirdik bu manzarayı acaba? Onca acıyı, yıkımı, kanı, gözyaşını nasıl adlandırırdık da, ardından hangi türküyü söylerdik; kahramanlık mı, ağıt mı, gurur mu, öfke mi, pişmanlık mı? Sonra belleklerimize kazınan bu manzarayla nasıl yaşamaya devam ederdik, bu yükü taşırken sırtımızda yorgunlukla bir köşede düşünmez miydik, yıllar sonra bizim baktığımız gibi birileri de bakıverse bu manzaraya, bizi de görmez miydi bu panoramada… Biz de artık bu manzaranın bir parçası oluvermez miydik onun gözünde?”   

Hele de “Bize bir şey olmaz”, “Bu bizim savaşımız değil”, “Yetmez ama…” diyenlerdensek mutlaka biz de bir parçasıyızdır olmuş ve olacak olanların.  

Erdi Mamikoğlu’nun işi uzun lafa bırakmadan ama gereken her şeyi söyleyerek kurguladığı oyunu, Dilek Güven de aynı sade anlatımla aktarmayı başarıyor. Oyunun başından sonuna kadar sürekli tırmanan gerilim grafiği Anıl Kır ve Ertunç Uygun’un dozunda, abartısız oyunculuklarıyla inandırıcı bir eğri çizerek yazarın ve yönetmenin yorumuna katkı sağlıyor.

Krops
eng.dna@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir